Atılay Denizaltısı’nın Hikayesi

Atılay Denizaltısı, 1942 yılının sıcak bir temmuz günü son kez dalışına başladı ve bir daha su yüzüne çıkamadı. Bu yazımda, deniz mayınları gündeme geldiğinden bu yana aklıma gelen bu olayla ilgili detayları okuyacaksınız.

İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli yıllarında tarafsızlık politikasını kararlılıkla sürdürme gayretindeki Türkiye Cumhuriyeti, Karadeniz’e sızacak Alman denizaltılarını önlemeye çalışıyordu. Bu Montrö boğazlar sözleşmesine göre Türkiye’nin yerine getirmesi gereken bir yükümlülüktü. Alman denizaltılarının ya da savaş gemilerinin Karadeniz’e girmesi durumunda Türkiye sınır komşusu Sovyetler Birliği ile karşı karşıya gelme hatta kendisini taraf olarak savaşta içinde bulma riski ile karşı karşıyaydı.

Bu anlamda boğazları kontrol altında tutabilmek adına Çanakkale boğazı girişine manyetik hatlar döşenmişti. Türkiye’nin bilgisi dışında bir gemi trafiğinin Ege’den Çanakkale Boğazı’na girmesi durumunda, bu manyetik hatlar sayesinde durum tespit edilecekti. Ancak sistemin doğru çalışıp çalışmadığı test edilmek zorundaydı.

Atılay Denizaltısı

11 Temmuz 1942 tarihinde, dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, sistemin test edilmesi için bir denizaltının yola çıkması emrini imzaladı. Görev TCG Atılay denizaltısına verilmişti. 19 Mayıs 1939 tarihinde denize indirilen, Atılay taşkızak tersanesinde üretilmişti. Her ne kadar savaştan önce Almanlar’dan alınan lisansla ve Almanların gözetiminde üretilse de Türkiye topraklarında üretilen ilk denizaltı idi. Saldıray ve Yıldıray isimli iki kardeşinin yanında, İkinci Dünya Savaşı’nın savaşın başlaması ile Almanların elinde kalan Batıray isimli bir kardeşi daha vardı. Denizcilik tarihimize Ay sınıfı olarak geçen bu denizaltılar, çağın gerekliliklerini karşılayan ve genç Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli savaş araçlarıydı.

14 Temmuz 1942 günü öğle saatlerinde, görevi yerine getirmek için dalışa başladı Atılay denizaltısı. 6 Subay, 17 astsubay ve 16 erden oluşan 39 kişilik mürettebatı ile Çanakkale açıklarında son kez derinliklere daldı ve tekrar su üzerine çıkamadı. 14 Temmuz 1942 günü, akşam saatlerinde Atılay’ın battı şamandırası su üzerinde bulundu. Bu acı olay, 39 şehidimizin aziz hatıraları ile tarihteki yerini aldı.

Atılay denizaltısı İkinci Dünya Savaşı’na girmeyen ama savaştan en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin en acı kayıplarından biriydi. Türkiye ve İkinci Dünya Savaşı başlığı altında aslında en çok konuşulması gerekirken hep unutulan bir olay olmuştur, bu olay…

Battı şamandırası üzerindeki telefon ile denizaltı mürettebatına ulaşmak mümkün olmamıştı. Telefona cevap veren kimse yoktu. Atılay yaklaşık 70 metre derinlikte zemine oturmuştu. Bu derinlik dalış için zor olsa da, teknik olarak imkansız değildi. Fakat dalış aşamasına geçemeden felaket sayılabilecek bir başka şey oldu ve denizaltının battı şamandırası akıntıya direnemeyerek koptu. Bu denizaltının izini kaybetmek demekti. Atılay, 39 mürettebatı ile birlikte derin bir sessizliğe gömülmüştü.

Yarım asırdan uzun süre Atılay’ın yeri ve batmasının sebebi bir sır olarak kaldı. Ancak 1990’ların başında Araştırmacı ve Yazar Selçuk Kolay’ın girişimleriyle Atılay’ın yeri tespit edildi.

Bu kitabı TCG Atılay’ın hikayesini araştırırken buldum. Çanakkale’deki savaş batıkları üzerine çok kapsamlı bir eser. Bu yazıya kaynaklık eden kitap da bu.

TCG Atılay, yer tespiti ardından görüntülendi ve multibeam teknolojisi ile su altındaki durumu gözlendi. Gövdede oluşan yaklaşık 1 buçuk metre genişliğindeki delik, batma sebebiyle ilgili ipuçları veriyordu.

İngilizlerin Çanakkale Savaşları sırasında mayın döşedikleri bir hattın yakındaki enkaz ve gövdedeki delik, denizaltının 1. Dünya Savaşı zamanından kalma bir deniz mayınına çarparak battığını gösteriyordu. Aynı mayınlar 1918 yılında Midilli Zırhlımızı batırmış, Yavuz Zırhlımızın ise hasar almasına sebep olmuştu.

Deniz mayınları gündeme geldiğinden beri Atılay Denizaltı’sı geliyor hep aklıma ve 39 şehidimiz.

Bu arada ünlü ses sanatçısı Hamiyet Yüceses’in kocası Fethi Yüceses’in de Atılay mürettebatı arasında bir astsubay olduğunu da ekleyeyim.

Mayın ülkesi diye bir film var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Nazi Almanyası tarafından döşenen sayısız mayının temizlenmesi operasyonu ile ilgili çok mükemmel bir film.

Sanırım savaş artıklarına dair yapılmış en iyi filmlerden bir tanesidir.

Eğer yabancı haber ajanslarını takip ediyorsanız, özellikle Avrupa’da hala İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma pek çok patlamamış mühimmat bulunduğuna dair haberleri görebilirsiniz.

Bir inşaat için kazılan temelde ya da yol yapımı sırasında dünya savaşlarından kalma patlamamış bir bomba bulmak çok da nadir rastlanan bir durum değil.

Türkiye’de de, özellikle Çanakkale savaşı sırasında kullanılan ve patlamamış pek çok mühimmat zaman zaman haberlere konu olmakta. Saros körfezinde zaman geçiren çoğu kişinin bu konuyla ilgili anıları olduğuna eminim.

2017 yılında, Çanakkale’de yaşayan 73 yaşında bir balıkçı bulduğu patlamamış bir top mermisini demir kesme aletiyle kesmeye çalıştı. Sonuç malum, en az 103 yıllık top mermisi patladı ve balıkçı hayatını kaybetti.

Bu savaş artıkları olayı bence daha çok ciddiye alınması gereken bir konu. Yani bireysel olarak bir şey yapamayız belki ama en azından biraz farkındalık herkes açısından önemli diye düşünüyorum.

Yayımlayan